26 Haziran 2015 Cuma

Gavurlar vs Türkler


Malum Milli aradayız. Yada milli travmada, heyecanda, duygu selinde...
Neyse milli maç var işte, milli duygularımız havalarda her zamanki gibi.
Arada geliyorlar ya bize... Vatan millet Sakarya oluyoruz ya! O dönemdeyiz işte.

O dönemi çok güzel anlatan, çok güzel yazılmış bir yazı okudum bu adreste
http://kontratak.blogspot.com/2009/03/bi-milli-mac-aras.html

Önce o yazıyı okumanızı tavsiye edip sonra onunla bağdaşan şu anımı okuyun ve biraz eğlenin istiyorum...

Zamanında Lüleburgaz'dan 4 arkadaş Eskişehir'e gitmişiz aynı evde kalıyoruz. Birinci sınıfta bu arkadaşlardan ikisi sınıfta kaldı. Biri ailesinin maddi durumu iyi olmadığı için okulu bıraktı diğeri devam etti.

Okulu bırakan arkadaş, çocukluktan bildiği kapı pencere takma işini yapmak için sanayide işe girdi.

2. sınıfın ara tatilinde bizler döndük memlekete ve bu arkadaşı da alıp gittik bir şeyler içmeye, muhabbete...

Çocuk çökmüş, ağladı ağlayacak. Allah benim belamı versin neden kaldım sınıfta diye yakınıyor...

Haklı tabi... (Ahh Eskişehir ahh)

"Neyse oğlum abartma boşver" vs moral vermeye çalışıyoruz ama nafile.
"Abi size bir şey anlatacağım, başkada bir şey demem" dedi.

-Eee anlat
-Abi bir gün benimle çalışan eleman geldi. "Emre be sen bu işlerden anlarsın bir şey soracağım" dedi. "Sor" dedim. "Aga be bizim Türkler, gavurlarla oynarken neden hep hakemler de gavur oluyor? Neden Türk olmuyor?"

(biz bütün şaşkınlığımız ve idrak edemeyişimizle)
- Nasıl yani
- Oğlum ne nasıl? Bu adam 20 yaşında ve dünyada iki ülke var sanıyor. Biri Gavurlar, biri Türkler...
- Vay anasını...
- (Garsona) Hocam bize bir büyük getirebilcen mi?

18 Haziran 2015 Perşembe

Hagi Olmak vol: 3


Zeki çevik ve ahlaklıydı.
Zekasını anlatmaya gerek yok...
Çevikliği tuhaftı. Hala çeviktir sanırım Hagi. Aklıyla vücudunun koordinasyonunu sağlar ve çok atik davranabilirdi. 35 yaşındayken Dünyanın o zaman en çevik futbolcusu Roberto Carlos'un yanından geçerdi... 2 saniyede 5 metre önünde olmuştu hatırlarsanız. Fırlıyordu çalım atacağı zaman zaten.
Çalım atarken sağ ayağını öne basar, topu ve sol ayağını vücudunun arkasında bırakırdı. Hatta sol el bileğini de bükerdi, gözünüzün önüne getirin, hatırlarsınız. Neyse... Yani topla birlikte rakibini geçmeye çalışırken vücudunu 1 metre öne atardı. Ve ok gibi fırlardı.
Sonra top solunda, kendisi topla rakip arasında geçer giderdi...
Dortmund maçında falan az yardırmışlığı yoktur o şekil.
Çevikti yani, 35 yaşında bile deli gibi dripling yapabilecek kadar çevikti.
Şimdi kendisi ile kıyaslanan Alex dripling'in d'sini yapamaz misal. Onun yaptığına feyk denir en fazla. En maximum yaptığı dripling 3 metre :) Çalımı yiyen adam 3 metre sonra tekrar önüne çıkıyor... Çünkü çevik değil, geçtiği zaman uçup gidemiyor.
Hagi ise 60 metre yapardı bunu bazen.
Sergen de yapardı bunu bakın o da aklıyla vücut koordinasyonunu sağlayan bir adamdı, göbek önde giderdi ama nasıl oluyorsa giderdi yani...
Ve neyse boşverin bunları...

Ahlaklıydı Hagi!

İş ahlakı denen bir şey var! Biz Türkler ne demek olduğunu bilmeyiz. Onun vücut bulmuş hali Hagi'dir. Hagi olmak babası vefat ettiğinde bile içi kan ağlayarak idman yapmak demektir. Böyle büyük bir isimken bile, böyle büyük kredin varken bile tek idman kaçırmamak demektir.
Yukarda Sergen örneği verdim ya. Ona soruyorlar misal zamanında Bülent çok çalışıyor diyorlar. Sen neden çalışmıyorsun?
- Bülent yeteneksiz o çalışmazsa futbolcu olamaz, ben yetenekliyim, o yüzden çalışmama gerek yok diyor... O yüzden de bir bok olamıyor zaten de neyse şimdi.

Hagi...
Aldığı parayı hak etmek diye bir terim var... İlah olmuşken, peygamber gibi sevilirken, 36 yaşında götünden ter akana kadar idman yapar ve öyle hak ederdi parasını. İstese yatar ne olacak, sene sonu futbolu bırakıyor, onun bir kaç maçlık veyahut bir sezonluk falan değil... Ömürlük kötü oynama hakkı vardır bu taraftarın kalbinde!
Ama o öyle yapmadı. Hep diyorum son maçında bile sahanın tozunu atan bir 30 metreden çakan bir de penaltıyı sokan adamdı Hagi.

Ahlaklıydı... Çünkü hakkını arardı Hagi. Erol Ersoy, kıskanç rakip takım taraftarları, haysiyetsiz yorumcular üçgeninde, ahlaksız ilan edilmiş, bu toprakların gördüğü en ahlaklı oyunculardandı Hagi.

Hakkını aradı diye ahlaksız olmaz bir adam.
Ahlakı bozuk, bozulmuş. Ahlakı böyle Mehmet Ali Erbil'ler, Ahmet Çakar'lar, Erman'lar gibi adamlarca tecavüze uğramışlar ülkesinde senelerce ahlaksız ilan edildi Hagi.
Tek suçu ne? Hakeme itiraz etmek vs. O onun karakteriydi, haksızlığa isyan ederdi o adam.

Günün birinde... Yan hakemle gitmiş hiç sesini yükseltmeden, hiç itiraz etmeden, hiç suratını ekşitmeden, hiç elini oynatmadan, hiç fuck off demeden pozisyonu konuşuyor. Ve planlı programlı Erol Ersoy gelip kendisine, itiraz ediyorsun diye sarı kart veriyor. Yüzüne bile bakmadan! Planlı programlı Erol Ersoy arkasını dönüyor, Hagi'ye. Hagi, Erol Ersoy'u kolundan tutuyor ve bir dakika diyor... Bir dinle.
Neden kolumdan tuttun diye 2. sarıyı çıkarıyor Erol Ersoy Hagi'ye.
Ve Hagi'de film kopuyor.

Ahlaklı olmayan adam bu bariz kahpeliğe ses çıkarmayıp, "boşver uzun süreli ceza almayayım, paramdan olmayayım" deyip soyunma odasına inecek adamdır. Ahlaklı adam bu plana programa, bu suratından oyunculuk akan, tiyatronun suratına tüküren adamdı.

O gün Galatasaray yönetimi takımı ligten çekmeliydi.
O gün Galatasaray üst üste beşinci şampiyonluğuna ulaşmasın diye yapılmayan tiyatro kalmamıştı.

Ahlaklı adam... Geç ahlakını, bu ülkeye Avrupa'da şampiyonluk kazandıran baş adam! 6 maç ceza almıştı ve yetmemiş ahlaksız ilan edilmişti... Ahlak anlayışı tecavüze uğramışların ülkesinde. Hem de ahlaklı(!) Erol Ersoy'un suratına tükürdü diye.

Ahlaksız olsa bir adam... Adams 3-4 tane net, ard arda dirsek attığında ayakta durmaz, yüzünü tutar kendisini sırt üstü yere atardı.
Ve hagi rakibi arkadan çekti diye sarı, Adams ise kırmızı alırdı.

Ama bizim ahlak anlayışımız, tecavüze uğramış olduğu için, biz takımını yanlız bırakan Hagi'ye ahlaksız dedik, yine o gün.

Hagi kimseye kasten (sebepsiz) durup dururken vurmadı.
Hagi ayakta duramayacak kadar darbe almadan asla kendisini yere atmadı.
Hagi haksızlığa susmadı.
Hagi son güne kadar aldığı paranın hakkını verdi.
Hagi bir karakter kattı.

Hagi aslında ahlak öğretti! Biz öğrenmedik, biz ona ahlaksız dedik, çünkü biz ahlak anlayışı bozuk bir milletiz.

Hagi Olmak vol: 2


Zamanın birinden...

Durup dururken burnumun direğini sızlatmış oyuncudur. Hatta ne oyuncusu yahu, tanımına tüküreyim extensor. Burnumun direğini sızlatmış sanatçıdır... Hani Arda'nın arabası konuşuluyor falan ya... Bana ne? İsterse uzay mekiği alsın da...
Az önce şey öğrendim. Hagi'nin en sevdiği yemek, ekmek arası dometes peynirmiş... Hay anasını gözlerim doldu...

Bir insan bu kadar büyük olup, bu kadar basit olur mu? Belki de gerçek büyüklük budur ha ne dersiniz?

Yani ben 40 yaşıma kadar oynayacağım deyip, Galatasaray efsanesiyken, yedekliğe düşecek kadar küçülmeyi kendine yedirememektir büyüklük.
Üç kuruş daha para alacak diye, futbolu bırakmayıp bu duruma düşmemektir büyüklük ha?

Türkiye'nin en iyi oyuncusuyken Fatih Terim'le jip kavgası yapmamaktır belki de. Paragöz olmamak, aç gözlü olmamak.
100. yılı bekledikten sonra, 3-5 ay sonra Gençlerbirliği'ne gidip 20 senelik kulubune iki kişiye kızdın diye gol atınca kol geçirmek değildir büyüklük.
Sonra o kulube geleceksin... Teknik Direktörlük yapacaksın, gol atarken deli gibi seviniyordun...

Onlar için Galatasaray; yöneticiler, hocalar, siyasi, politik ilişkilerdi.
Hagi için Galatasaray; taraftarlardı, bizdik. Hagi sanatçıydı. Para göz değildi.
Vay efendim, ulan neden bana Metin Oktay değeri vermiyorsunuz demedi.
Heykel meykel ağzına almadı
Hagi futbolu bıraktığı maç derbi maçında Trabzonspor'a 2 tane atan adamdı. Bırakırken bile sahanın en iyisiydi Hagi.
O gollerden biri de 30 metreden ha.

Sahaya resmen hükmediyordu.
Öyle Messi gibi falan değil. Çok farklı. Emir verir gibiydi. Komutan gibi.
Orta okulda falan tarih öğretmeniniz vs olur ya. Her haltı bilir. Karizması altında eğilirsiniz.
Ne derse boyun eğersiniz. Rol model alırsınız kendinize, hayranlık oluşur... Onu tanrı gibi görürsünüz ya.
Sahadaki bütün oyuncular Hagi'yi öyle görüyordu...
Sanki elinde asa var gibi oynuyordu herif.

Futbol oynarken bu kadar ürkütücü derecede bir karizmaya sahipken bir insan normal hayatında nasıl bu kadar basit olur?
Nasıl bu kadar naif, nasıl bu kadar güzel olur?

Peynir domates lan... Bizim gibi.
Giyimine kuşamına da dikkat etmezdi Hagi. Giyerdi bir gömlek tamam...
Ben köklerimi unutmadım zırvasını yapmadan, hayatımda gördüğüm en köklerini unutmayan adamdı Hagi.
Babam gibi yahu.
Peynir domates.

Bir de şerefsizler ordusu, dediler ki bu adama zeki çevik ahlaksız.
Bakın piçlere.
Neden? Taraftarına hırsız demiş.
Lan bir de düşün neden demiş?
Nedir bir telefon Hagi için.
Milyar tane telefon alır mal varlığıyla. Bir tanesi nedir ki, işini tehlikeye atsın, ismini tehlikeye atsın bir telefon için adam. Salak mıydı o kadar Hagi?
Haaa Hagi onu düşünmezdi işte. Hakan olsa duygu sömürüsünü yapar telefon size feda olsun der.
ama Hagi kızar. Çünkü önemsediği, sevdiği insanlara kızar Hagi
Siz sevdiğiniz insanların sizin bir şeyinizi çaldığını düşünseniz kızar böyle tepki vermez misiniz?

Metin Oktay bile kendi filminde oynamıştır, onun büyüklüğünü anlatan bir film... Hiç hoşuma gitmiyor o film.
Hagi ise hiç bunları yapmadı.

Basit şeylerle mutlu olmayı bilen, inanılmaz karizmatik bir insandı Hagi.
off ulan... Peynir domates ha...

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Hiç Unutmadığım...


17 sene önce bugün tek bir imzanın milyonlarca insanı bu kadar etkileyebileceğini tahmin edemezsiniz.

O adam hakkında bir sürü yazı yazdım, hala okuyan var tekrar tekrar okuyan, seneler sonra okuyan...
Duygulandım yazdım, rüyamda gördüm yazdım. Yazılar süper olduğundan değil, sadece onu hatırlatmam yettiği için okudu insanlar, hala okuyorlar, hala twitterda, forumlarda paylaşıldıklarını görüyorum.

Benim pek yazmadığım ama hiç unutmadığım ve ondan en çok etkilendiğim anımı muhtemelen bilmiyorsunuz.

Hagi hakkında en etkilendiğim an tabiki çim saha üzerindeydi. Ama bir asisti değildi, bir golü de değildi, bir frikiği de değildi, driplingi de değildi. Hani o kendi zekasıyla yarattığı ona ait olan dahice çalımları falan değildi.
Hani o manyakça rakibin üzerine doğru koşup rakibi resmen korkutarak, resmen içinden geçerek attığı çalımlardan değildi.

Eski ev arkadaşım Kutay'ın şahane bir tanımı var o driplinglerle ilgili, söylediğinden beri hep aklımda. Hagi'nin Leeds deplasmanında yaptığı bir dripling var. Türk futbol tarihinin en gergin maçıdır o maç. Leeds savunması topu uzaklaştırmaya çalıştı, top sertçe sol kanatta Hagi'ye geldi, Hagi resmen üzerine şut gibi gelen topu gögüsüyle kontrol etti. Ve soldan adamların üzerine canavar gibi sürmeye başladı, topu adamların üzerine atıp resmen içlerinden geçti, görkemliydi çünkü çok cesurdu, çok deliydi. Sonra çizgiye kadar indi, o delilikte bir mucize beklemiyorsunuz, bam diye vurur ya da orta keser falan diyorsunuz ama acayip bir şey yaptı. Toptan hızlı koştu, topu arkasında bıraktı ve top tam çıkacakken çizgi üstünde topuğuyla topu Arif'e çıkardı. Arif bu inanılmaz zeki pası algılayamadığı için topa hamle yapamadı, önünden geçti gitti, kaydı ama yetişemedi... Vursa, golü atsa... Kutay diyor ki "o pozisyon gol olsaydı Dünya üzerinde bir çok çocuğun adı Hagi olurdu. En azından Türkiye'de bu kesin."

Neyse böyle mucizevi sihirbazlıkları değildi ondan en etkilendiğim an...

Çok daha acayip bir anıydı.

1996 yılıydı.

Hagi fırtınalı Real Madrid, Brescia, Barcelona maceralarından sonra Meksika'ya gidecekken döndü, savaşma fırsatını yine geri çeviremedi. Ne diyecekti yani? Ben Avrupa'da yapamadım mı? Diyemez ki!

Galatasaray ona bence çok bir şey sunmadı. Yani parayla kontratla ikna etmediler bence hatta kendileri de bilmiyordur belki tam olarak neden Hagi'nin "ok" dediğini... Neden Hagi'nin kontratına Avrupa'da kupa kazanma maddesi koydurduğunu düşünememişlerdir bence... Sizce Hagi niye Meksika'ya değil de bize evet dedi? Bence Galatasaray'ın ona yeni bir savaş sahası sunması Hagi'yi yolundan çevirdi. Meksika'ya gidemezdi o adam. Ben yenildim diyemezdi. Hiç bir zaman yenilmeyi beceremedi...

Çok erken farketmiştim bu huyunu o anım sayesinde... Anlatacağım ama biraz daha yazmak istiyorum sadece...

O adam bu yüzden bir politikacı olamaz, bu yüzden bir yönetici olamıyor belki, takım yönetemiyor, hırsını, zekasını onun gibi olamayan yüreklere dökemiyor belki. O giderken vedalaşırken 2. kez Galatasaraylı futbolcularıyla, Servet gibiler telefonla konuşuyor o sırada. Onun değerini bilemiyorlar belki.

Veya benim Arda üzerinde emeğim var diyor. O da bana çok yardımcı olacaktır diyor 2. geldiğinde ama Arda o dönemi sakat geçiriyor NtvSpor'da Rıdvan Dilmen'le makara programlar yapıyor. Sonra efsane kaptan diyorlar. Yorumlamıyorum bunu. Hagi'nin Romen Milli takımındaki kaptanlığını bildiğimden, araştırdığımdan yorumlamıyorum..

Yani şu var... Şunu demek istiyorum. İlk geldi TD oldu, rakibi Fenerbahçe'den çok daha kalitesiz bir kadroyla Türkiye Kupasını aldı, şampiyonluk savaşı verdi, başarılı olamadı. 90+4'te Gökhan Ünal'ın kafasıyla Kayseri'deki maç 2-2 bitti. Sonra o gerginlikle telefon muhabbeti çıktı. Politikacı olamaz diyorum işte anlatmıştım daha önce. Başkaları telefon size feda olsun der, o duygularını kontrol etmez, sevdiği insanlara kırılır telefonunu çaldıklarını düşündüğü için kızar bağırır. Yoksa mal varlığıyla milyon tane telefon da alır ama mesele bu muydu?

Anlatabiliyorum sanırım, yenilmeyi hiç beceremedi Hagi.

Galatasaray dedi ki ona aslında farkında olmadan... Sen Maradona ile kapıştın... Sen Maradona'ya rakip gösterildin ama onun gibi hiç bir küçük takımı alıp zirveye çıkarmadın. Avrupa'da başarın yok! O Napoli'yle yaptı bunu. Sen?
Bence Hagi'nin Galatasaray'a gelirken aklında sadece bu vardı. O yenilmeyi hiçbir zaman beceremedi.

Hagi hayatı boyunca Maradona ile kıyaslanmış bir adam. İkisinin de yaşamları birbirine çok benzer. İkisi de 18-19 yaşında kaptanlıklar ve devasa sorumluluklarla çocuk yaşta ülke kahramanları ilan edilirler. Maradona halkı İngilizlerden nefret ederken, (Falkland adası savaşı yüzünden) yeşil sahada savaştı resmen İngilizlerle ve başardı, halk kahramanı oldu. Elle attı evet ama hiç utanmadılar. İngilizler de Falkland'ı sömürmekten utanmıyorlardı.

Romanya batarken, Hagi inanılmaz şeyler yaşattı Romenlere... Halkı hiç unutmuyor onu o yüzden.

Karpatların Maradona'sı lakabını tabiki sevmeyecekti Hagi... Zira o birine benzetilemez... O odur, farklıdır. Zidane'nın ruleti vardır, Hagi'nin topuğuyla arkadan önüne doğru Roberto Carlos'a attığı çalım. Taklit bile edilemiyor. Zidane'nın ruletini hatta efsane Ronaldo'nun şu inanılmaz bilek hareketini bile (sonra Ronaldinho daha da geliştirdi) diğer futbolcular taklit edebildi ama şu Hagi'nin Roberto Carlos'a, Bergkamp falan attığı çalımlar taklit edilemedi. Biz de isim koyamadık onlara, tanıtamadık, reklamını yapamadık ama öyle bir dahiydi o adam. Kıyaslanamaz, birine benzetilemezdi. 30 yaşından sonra çalım teknikleri geliştiren bir sihirbaz gibiydi.

Uzattım, onu düşünürken yine onlarca şey geldi aklıma yazmayı kesemedim.

Şu anıya döneyim. 1996 yılı Eylül, Ekim ayı falandı. Bunun bir kaydı falan da yoktur. Bir Anadolu takımıyla Galatasaray'ın maçı vardı ve Galatasaray yeniliyordu. Hagi o zamanlar uzun süre oynamadığı için formsuz yani maç kondisyonu eksik. Düşündüğü şeyleri fiziği yapamıyor, yapamadıkça da deliriyor sahada.

Çok top kaybediyordu, zaman daraldıkça Galatasaray iyice şuursuzca hücum etmeye başlamıştı. Kendisine çok faul yapılıyordu hatta şortu yırtılmıştı, resmen driplingi yapmış bir adamın yanından geçiyordu kanatta ve adam şorta yapıştı Hagi'nin şort yırtıldı. Top taça çıktı, gösterdi hakeme bunu... Ama tabi Türk hakemi, göz göre göre faulü çalmadı. Adam delirdi resmen... Bir atak sonra rakip hücum ediyordu, Hagi savunma yapmayı da bilmiyor ya. Rakip kaleye uzak yerden şut şansı yakaladı, vuracaktı, Hagi gördü koştu ve resmen topun önüne attı kendisini sırt üstü. Komikti. Acayip bir şeydi. Adam delirdi ya, topun üstüne attı kendisini. Çocuktum acayip etkilendim. Mahalle maçında yapmazsınız bunu, resmen şutun önüne atladı. Top sırtına çarptı auta gitti.

O zaman anlamıştım bu adam yenilmeyi bilmiyor. Hayatı boyunca ona yenilme şansı tanımamışlar. Hep sorumluluk, sorumluluk, hep liderlik beklemişler. Hiç yenilmemiş, yenilmeye hakkı yokmuş.

O yüzden demiş futbol hayatı biterken "Mağlubiyetine ağlamayan büyük olamaz" diye.
O yüzden Misimoviç'e siktiri çekmiş Trabzonspor mağlubiyetinden hemen sonra otobüste kahkaha attı diye.

Acayip bir adamdı. O yüzden burada attı kendisini sırt üstü yere ama UEFA Kupası finalinde atmadı. Adams ayağından topu alınca 35 yaşında yaşlı adam sinirlendi faul yaptı, dirsek yedi, art arda dirsek yedi. Onun dışında herhangi bir futbolcu olsa atardı kendisini sırtüstü yere, ve Adams'ı arkadan çektiği için kendisi sarıyı yer, Adams'a da attığı dirsekler için kırmızıyı yedirirdi.

Fakat o hiç böyle bir adam olmadı ki, o hep liderdi, o bunları yapamazdı, o topun önüne atlardı sırt üstü ama 12 yaşında benim gibi çocuklar izlerken, atamazdı kendisini sırtüstü yere iki dirsek yedi diye.

O yüzden yetişkinler "Neden Hagi?!" derdi.
Biz bilirdik cevabını çocuk yaşta.

Çünkü o "Hagi"

O yüzden Hagi Olmak...

26 Eylül 2012 Çarşamba

Stadyum


14 müydü? 15 miydi?... O yaşlardaydım.

Yaşadığım ilçenin takımındaydım, yaşım küçük olmasına rağmen A takımla idmana çıkan 3-4 yaşı küçük çocuktan biriydim. Hani şu Galatasaray ile yaz kampına katılan, saçları takımın abileri tarafından sıfıra vurulan çocuklar var ya, onlar gibi. Tam olarak onlar gibi, çünkü onların hayalgücü Galatasaray ise benimki de 150 bin kişilik nufusu olan ilçenin takımıydı. O yaşlarda o üçüncü lig takımının as oyuncuları benim için Hakan Şükür Hagi gibiydi işte. 

3 bin kişilik stadı vardı bizim takımın. Bana devasa görünüyordu o yaşlarda, idman öncesi tribüne çıkıp otururken kendimi küçücük hissediyordum, o çimlerde oynayabilmek ise çok büyük hayaldi zira hayal gücüm küçüktü sanırım çocukken, tek sorun takımın yaşça en küçüğü olmak değildi. O çimlere de çıka çıka 19 Mayıs'a 23 Nisan'a falan gösteriye çıktım zaten ortaokulda, lisede... Devamı futbolda gelmedi... 

Şimdi hesap yaptım, anlattığım ana hikayede 15 yaşındaymışım... Bir gün akşam idmanına 2 saat var. Saat 16 falan ama kavurucu sıcak, Ağustos ayında falanız... Elimde kütüphaneden aldığım Victor Hügo'nun Sefiller kitabı var. Orjinali, kaç yüz sayfalık hatırlamıyorum. Aslında o yaşlarda beni kitap okumaya yönlendirecek bir Allahın kulu yoktu etrafımda ben Sefiller'i nereden duymuştum, kim önermişti de gidip kütüphaneye üye olup almıştım hiç hatırlamıyorum. Siyah kalın kaplı bir kitaptı bazı sayfaları dökülüyordu. Tuhaf şimdi anımsıyorum da annem lisede beni kitap okurken görünce ne yaptığımı sorardı, "kitap okuyorum" derdim. Ders kitabı mı? derdi. Hayır. derdim. Kızardı ama hiç de korkmazdım annemden yalan söyleme gereği bile duymazdım. Benim 'normal kitap' okumamı gereksiz buluyordu. Kitap okuyacağına, ders çalış diyordu. Kızıyordum, ona normal kitabın ders kitabından değerli olduğunu söylüyordum. Beni çok bilmişlikle suçluyordu. Belki kendince haklıydı. Karnede Matematik = 0 yazıyordu. 1 bile değil. Kitap okumak şu karneyi görünce karın doyurmuyordu :) 

Halbuki Matematik okumak ilgimi çekmiyordu. Bence gerekli olan 'normal kitap' okumaktı... Hayatımda Matematikle ilgili hiçbir şey yapmayacağımı o gün biliyordum. Bugün de biliyorum. 

Neyse hikayeye dönelim. İdman saat 18'deydi. Ben 16'da elimde koca, siyah kaplı Sefiller ile kütüphaneden çıktım. Eve gitmek mantıksızdı, uzaktı, stada gittim. Bomboştu, koca stat... Çocukken 3 bin kişilik stada tıklım tıklım girdiğimizi hatırlıyorum. Hatta birgün 8-10 yaşlarındayken ligin son maçı küme düşme maçıydı. Beraberlikte bile küme düşüyorduk. İçerde kazanmak zorundaydık. 90+'larda 8 numara ceza sahası dışından vurmuştu, gol oldu 1-0. Ligte kaldık, kaç sıra aşağı düştüm hatırlamıyorum, ezilme tehlikesi geçirmiştim, ayakkabımı aradım sonra bir saat :)

Neyse elimde Sefiller stattayım tribünün en üstüne çıktım, yakıcı güneş var, çimleri parlatıyor... Yine aynı, kendimi çok küçük hissediyorum. 

Biraz okumaya başladım. Kitabın başında Jean Valjean'a yol gösteren Peder'i tanıtıyordu sanırım Victor Hügo, etkilendiğimi hatırlıyorum... 16: 30 gibi stada as takımın kalecisi geldi. Beni görünce tribünün en üstüne çıktı yanıma oturdu. Ben biraz utandım, o değil de takımın stoperlerinden biri gelse statta kitap okuduğum için bütün yaz dalga geçecekti, lakap takacaktı... Biz buraya idmana geliyoruz, adam kitap okuyor diyecekti...

Halbuki herkes günde tek idman yaparken ben çift idman yapıyordum. Fiziksel olarak çok güçsüzdüm çünkü, her idmanda eziliyordum, santrfordum ama ayağımda top tutamıyordum. Yaşları ve fizikleri çok üstün stoperler beni ezip geçiyordu. Hoca da bazen oyunu durdurup onlara küfür ediyordu. Tekniğim iyiydi sanırım, biraz da kurnazdım, son vuruşlarım iyiydi, sırf bu kurnazlıklar stoperleri daha da sinirlendirir, bana inadına daha sert oynarlardı, boyum erken uzamıştı 1.80 falandım ama 56 kiloydum daha uzayacağımı düşünüyorlardı ama olmadı. Futbolu bıraktıktan sonra genişledim sadece şu ara 86'ya yakınım :) Hava toplarına çok çalışıyordum, iyi kafa vuruyordum ama yarma stoperlerle her kafaya çıkışımızda yeri öpüyordum. Duvar olmaya çalışsam baldıra tekmeyi yiyordum vs. 

Onlar benim iyiliğim için böyle sert oynadıklarını düşünüyorlardı belki... Yada zaten herkese böyle sert oynuyorlardı beni de ayırmıyorlardı. Bizim Türk futbolunun sorunu :) "Stopersen ez, top yapmak senin işin değil" vs. Hepsi canavar gibi fizikli ama hiç biri teknik, mental gelişmiyor. 

Kaleciler öyle değil, kaleciliği seçmek için bile farklı bir kafa yapısına sahip olmanız lazım. Hayatım boyunca hep farklı olabilene ilgi duyduğum için en sevdiğim arkadaşlarım falan hep Alevi olmuştur, ne bileyim kaleci olmuştur acayip adamlardır yani, nadir olanlardır, farklı olanlardır. (Ben Sunni'ydim ve yaşadığım kırsal yerde Alevilere karşı ön yargı vardı)

Bu as takım kalecisi dalga geçmedi benimle, ne okuduğumu sordu, söyledim. Üstüne başka bir şey sormadı, bir süre geçti, 5-10 dakika hiç konuşmadık, ben de kitabı kapatmıştım okumuyordum... Sonra bana saygıyla baktı. "Neden futbolcu olacaksın ki?" dedi. Anlamadım. "Neden?" dedim ben de... 

"Çok daha iyi yapabileceğin şeyler vardır senin, futbolculuktan çok daha iyi..." dedi. Yine anlamadım ama bir şey söylemedim... 

Bugün anlıyorum. 

5-10 dakika sonra solbek geldi, sonra bir başkası, bir başkası... Yarım saat içinde neredeyse tüm takım toplandı... Tribünde makara yapıyorduk idman öncesi. Birisi (yedek ortasaha) "Ben hakem olacağım. Futbolculukta para mı var, veriyorlar mı paramızı?" falan diyordu. (Herhalde onun da hayal gücü düşüktü, 3. ligte yedek ortasaha olursan futbolculukta para yok gerçekten) Sonra hocalar geldi. Aşağı soyunma odasına indik. Takımın kalecisi yanıma oturdu. Takım içinde çok ciddi ağırlığı vardı, en iyilerdendi. Birden torpilli gibi olmuştum. İdman sonraları beni son vuruş çalıştırıyordu. Aslında eksiğim bu değildi, fiziksel olarak yetersizdim hep, yavaştım, hızlanamıyordum, yere sağlam basamıyordum, çabuk değildim vs. 

Bir aya kadar okul başladı. Babamla kapıştık, sağolsun sporun ve sporcunun düşmanıdır. Bir sonraki yaza kadar ne idmana ne de maça gidebildim takımla. Annemden hiç korkmazdım ama babama karşı da hiç sözüm geçmiyordu... 

16'ının yazında da sıkı idmanlar yaptım aynı takımla, hocalar kışın nerede olduğumu sordu, koca sezon ne yaptın vs. Açıklayamıyorsun. Bak bu sene de aynı olacaksa idmana hiç gelme boşuna vs. Bir kaleciye anlattım durumu o da "baban haklı" dedi sadece. "Sen neden futbolcu olacaksın ki?" 

Kendi yaş gurubumla oynadığımda çok ciddi fiziksel üstünlük kurmaya başlamıştım, yine günde çift idman yapıyordum bütün yaz ama as takımda yine bir şey değişmemişti. Yine eziliyordum fiziksel olarak. O yaz da aynı geçti. Eylül'e geldik babam yine okul dedi. Lise bitti 17 yaşıma geldim. Kaleci beni çarşıda gördü. Durdurdu... "Ne yapıyorsun" dedi. "Hiç" dedim. "Üniversite sınavları?" diye sordu. "Rezalet..." Okulu zorla bitirdim zaten... Nasıl olur diyordu... "Okulu nasıl zorla bitirirsin... Sen akıllı birisin." Akılla ne alakası var ki okulun? Ben saçıma jole sürdüğüm için kış ayında bana tualetlerde soğuk suyla saçımı yıkatmışlardı, badem bıyıklı okul müdürü ve yardımcısı... Akılla ne ilgisi var? Okula, derslere hiç aidiyet hissedememiştim.

"Ne yapacaksın?" dedi. "Açık öğretim okuyacağım" dedim. "Nerede" dedi. "Arkaşlarla Eskişehir'e gideceğim, ev tutacağız" dedim. "Kesinlikle git ama söylemeyeyim diyordum da sen futbolcu olamazsın, orada da hiç boşuna bulaşma" dedi. Ben de algılamıştım artık, doğruydu, olamazdım 17'e gelmiştim ve fiziksel olarak gelişmiyordum. Neden diye sormadım. Ben de ikna olmuştum zaten hızlanamıyordum, yavaştım, güçsüzdüm vs. 

İyi ki gitmişim hakikatten, yaptığım en doğru tercihlerden biri kırsaldan ayrılmaktı. İlk seneyi hiç ders çalışmadan geçtim. Ve sadece 1 soruyla. Tek bir soru yanlış yapsam kalıyordum. O kadar kıl payıydı 2 ders alttan kaldı. Biri matematik, diğerini hatırlamıyorum önemli değil zaten  

Sonra... Kız arkadaşım Çanakkale'yi kazandı, tek başıma oraya gittim, tanıdığım kimse yoktu Çanakkale'de. Hiç tanımadığım insanlarla eve çıktım, kızlı erkekli bir evdi, çok şey öğrendim sanırım. Oradan İstanbul'a geldim 2010'da. Çanakkale'de blog yazmaya başladım 2008'de vs vs çok şey var, çok anı, çok insan, çok ev arkadaşı, ki isimlerini bile unutuyorum bazılarının, ama kahvaltı sofrası için çay demlediğini hatırlıyorum ismini unuttuğum adamın. 

Çok şey var anlatılacak üniversite üstüne. O yüzden kimi görsem "Üniversite okuma, üniversiteye git" diyorum.

Sadece git.
Yani başka şehre git, başka ve farklı insanlarla tanış, kendi evinde yaşa, bulaşık yıka, yemek yap, ya da yapama, tencereyi yak... Başına bazı şeyler gelsin, anahtarı içeride unut, çilingir çağır gece 02'de... Gözlemle, gör insanlarla tanış vs. Ben ne lisede, ne üniversitede okulda hiç bir şey öğrenmedim. Tahtada, ders kitaplarında hiçbir şey öğrenmedim. 

Üniversitede ilk sene tek soruyla şans eseri geçince diğer yıllarda kastım. Lise 3. sınıfta Matematik sınavlarımı hatırlıyorum. 04 08 ve 04'tü toplasan bile 1 gelmiyordu karneye... 

Üniversite 1'de de Matematikten kaldım, 2. sınıfa alttan kaldı yani. Sonra oturdum 1-2 ay Matematik çalıştım, sıfırdan... 88 aldım. Kolaydı, hatta çok kolay. Ama hala ilgimi çekmemişti.. 

Üniversitede izlediğim filmlerden çok şey, 15 yıl boyunca okuduğum okuldan kat be kat çok daha fazla şey öğrendim. Benim büyük bir yatağım vardı. Enlemesine 5 ev arkadaşı üstüne otururduk patlamış mısır ve nescafeler... Ben Levent, Onur, Zerrin, Esra vs çok film izledik. Kız-erkek aynı odada kalan iki sevgili, ev arkadaşım vardı, onların kavgalarından çok şey öğrendim. Güzel sanatlar okuyan kıvırcık saçlı 50 kiloluk bir ev arkadaşım vardı, onun yağlı boya yaptığı odasına girer, zorla yerinden kaldırır sahile götürürdüm, iki bira içerdik, bunlardan da çok şey öğrendim. 

Bir gün Eskişehir'deyken bütünleme sınavlarından 1 hafta önce eve gittim, yalnız başıma ders çalışmak istiyorum. Bizim ev arkadaşları memleketteydi 1 hafta sonra sınavlara gelecekti sadece... Normalde evde yalnız olacaktım. Hiç haberim yok bizim çocuklardan biri anahtarını bir arkadaşına vermiş. Eve bavullarla girdim, salonun kapısını bir açtım, yerde çıplak bir kız bir de erkek uyuyor. Lan benim evim! Hırsız gibiyim. Uyandırsan bir dert, uyandırmasan bir dert, kapıyı çekip kendi odama gidecekken uyandılar. Göz göze geldik, bir şey söylemedim, çocuk kekeledi falan. 

O gün kızın utanmamış olmasından çok şey öğrendim. Onu yargılamıştım...

Bir ay sonra kızın intihar ettiğini öğrendiğimde, öğrendiğimi düşündüğüm bir çok şeyin yanlış olduğunu da öğrendim. (Kızın anne babası yeni boşanmış, çocuğa deli gibi aşıkmış, çocuk bunu kullanıp atmak istemiş. Kız da gururuna yedirememiş)

O kadar çok şey var ki anlatılacak, bir çoğunu unuttum. 

--------------------------------------------------------------------------------------------------

Neyse geçen gün Fenerbahçe - Trabzonspor basın tribünündeydim. Yine en üste oturdum, o gün işlerim erken bitti, elimde başka bir kitapla saat 19:20'de stattaydım, maça çok vardı kitabı kurcalıyordum. 

Yanıma bayağı yaşlıca bir gazeteci ağabey geldi, tanımıyorum, gözlüğünü çıkardı, ne okuyorsun dedi... 
Gülümsedim. 

Kaleci aklıma geldi seneler sonra. Şimdi yolda görsem, yüzüne baksam tanıyabilir miyim? Bilmem. O beni tanıyamaz herhalde, nerededir ne yapıyordur 8 senedir görmedim. 

Sonra 3 bin değil 50 bin kişilik statta olduğumu fark ettim ve kendimi küçük hissetmiyordum. Belki o gün kaleci bunu demek istemişti. "Neden futbolcu olacaksın ki?"